16 Kasım 2012 Cuma

Boşversene




Bir şeyler daha var sanki, zihnin çöplüklerinin içinde boğulman için tüm pisliğini önüne sunuyor. Derin istemin bir dışa vurumu, kaybettiğin tüm sevinçlerinin çöküntüsü belli ki. Ama' ların çoğalması iyi değil. Sahte ilişkiler yumağı bir ömür. Senin yaptığın sadece ayak uydurmak ya da durup sadece izlemek. Hangisi faydalı bilinmez ama gülmek basit.

'Ben kendimi biliyorum' diyip mutlu olan var mı? Onlar beni yanlış tanıdılar diye üzülüyorsun hep, boşversene. Salt mutluluk yok galiba. Ne yaparsan yap bir şeyler hep eksik kalıyor. Genelleme kötü şey bu fikrim bana kalsa da olur. Biraz suskunluk biraz da cesaret. Verilen ise alışılagelmişin dışında. Buyur, bahşedilen gecenin bir parçası ol. Ama önce adım atıyoruz.

Basit olan bir şey olmalı, zor olan ise basit düşünmek belli ki. Kaybettiğin ya da aradığın her şeyin bir parçası haline gelme çabası, istemeden derin düşüncelere gark ediyor. Bak bunu ben de anlamadım. Bir kez daha okursan anlarsın bir ihtimal. Bir daha okursan nefret de edebilirsin. Ve bir kere daha okursan anlamsızlaşır. Geri dönmek her türlü sorun.

Tutunabilecek ne var ki, boşa çekilen şeyin ne olduğunu bile bilmeyecek kadar boşvermişiz. Kelimelerle konuşmak çok saçma bence, anlam verebildiğim şeyler de çok az zaten. Onlar da senin bilmek istemeyeceğin kadar önemsiz şeyler. Her hissin sonu var mıdır acaba? Bitmekte olana doğru bir gidiş kaçınılmaz belki de. Gerçekten boşver. Yaşıyoruz işte. 

Geldiğin noktada ardında kalanların, geleceğinden daha net görünmesi belki tüm sorun. Belki tüm sorun düşünmekte. Boşversene. Kendini açtığın kişilerin son evrede sana söyleyeceği sözü ben en başta söylüyorum boş ver. Her gece boşgeçmeyen duyguların var nasıl olsa.

İnsanları boş ver. Keşfedilmeyi bekleyen yüzlerce film, kitap, dizi ve şarkı var.


27 Ekim 2012 Cumartesi

Yolcu



Kendimi dinliyorum bu gece. Kendimi kendime adıyorum, en ufak bir fikrin peşine takılıp bir ben daha keşfeder miyim diye ümit ediyorum. En büyük gayesi bu olmalı insanın hayatta. Ben'lerini keşfetmek varken başka benlik'lerin sahte 'seni' oluyorsun. -İstemeden.-

Kaçma bir kendinden, yaşamak dediğin nedir? Karanlığa gömülmeler aydınlığa çıkmak içindir. Tenine değen sahte dokunuşlar, kulağına çalınan yalan sözler. Ve bu anlardan sıyrılıp yalnızlığına gömüldüğün anın gerçekliğini düşün. Sahte mutluluklardansa, gerçek mutsuzlukların peşinde ol. Neyse ne!

Neresinden bakıyorsan hayata 'O' oluyorsun. İstençlerin peşinden koşarak senin için belirlenen yolun sadık yolcusu oluyorsun. Hayat bu kadar basit olmamalı sanırım. Oysa yaşamda birçok yol var keşfedilmeyi bekleyen. Belki senin yolun başkadır, herkes gidiyor diye neden oradan gidiyorsun?

Çok zordur, sanılarını düşürüp yüzleşmek. Hele ki tek başına 'kendine rağmen' yürümek, cesaret ister. Başkalarının küçük karanlıklarıyla bile alay eder insanoğlu. Onun güçsüz olduğunu sanar. Ne büyük yanılgı! Sen peşine takıldığın ipin sıradan bir yolcususun, ama dert sahibi kendi halatının tek ve gerçek koruyucusu.

'Boşver' diyip terkettiğin düşüncelerinde aslında uzaklaştığın kişi sensin. Başarı için köleleştireceksin kendini. Mutlu öleceksin belki, paran olacak, iyi bir işin. Altında insanların kıskanacağı bir araba olacak, çalışıp daha iyisini alacaksın. Ama kendini tanımadan öleceksin. ''Cehalet mutluluktur'' demişler.

Faydalı ol papalagi, önce kendini tanı sonra başka iplerin ucundan tut ama kendini hiç bırakma. Ve bekle, savrulan başka ipler bir gün avucuna değer belki, olmazsada sorun değil. Elini indir ve sımsıkı tut kendi ipini.


Bir yol yok belki, tutulacak bir ipte. Bir ağaç bul ve bekle orada.
Sen belki hiçbir yolun yolcusu değilsin. 
Sen belki sadece yolcusun.






21 Eylül 2012 Cuma

Küçük Adam



Bir yol var ve o yol sadece beklemek için var. Kimsenin gelmeyecek olduğunu bildiğin halde bekliyorsun. Tenine rüzgar değecek ve sen yine ağlayacaksın küçük adam. Gökyüzünün rengini değil ayakkabının her santimetresini bileceksin sen. Ve küçük adam sen büyümeyeceksin.

Bir gün mutlu olacaksın, ümitlenme çok sürmeyecek. Kelebeğin ömrü kadar. O mavi gökyüzünde uçarken öleceğini düşünmüyordur değil mi? Ben olsam düşünürdüm. Ben hiç büyümedim ki. Ben hiç gökyüzüne bakamadım.

Bir şeyler kopacak hep kendinden. Uzaklaşacaksın her şeyden, sahil kenarına gidip saatlerce yürüyeceksin. Kulağındaki hüzünlü namelerle dolduracaksın eksikliğini. Ve sen küçük adam sen öyle mutlusun. Neden anlamlara takılıyorsun. Sen mutsuzluğunla mutlusun.

Bir gün biri gelecek yine ve sen başını kaldıracaksın,  kaldırmam deme. Çünkü sen hiçbir zaman düşündüğün gibi yaşamadın ki. Sen bir tırtılsın küçük adam, asla uçamayacak olan bir tırtıl.

Sen insanları sevemedin küçük adam sevmeyi beceremedin, bu yüzden doğayı seveceksin. Yağmuru mesela, rüzgarı, toprağı.. Şarkıları seveceksin. Senin melodin hep hüzünlü çalacak, sen dans etmeyi bilmiyorsun ki. Sen küçük şeyleri gözünde büyütüyorsun.

'Ben zannetmiştim ki' diye başlayan cümlelerin kahramanı olacaksın sen. 'hiçbir şey asla eskisi gibi olmayacak' dediğin zamanlar üzüleceksin. Olsun sen üzülmeye alışkınsın. Sen ağlamaktan hiç korkmadın küçük adam, korkmayacaksın.

Ve bir gün büyüyeceksin küçük adam, ama kalbin asla büyümeyecek.


12 Eylül 2012 Çarşamba

Biraz Diyor Hâlâ



Acıtan damıtılmış mutluluklara sığınmıştım, karanlıktan gücümü alıyordum ya da her zamanki gibi öyle sanmıştım. Yaşadığım her şeyin zannettiklerimden ibaret olmasını kabullenemiyordum. Kendime çarpıp duruyordum, bu sıra yanaklarımı ıslatan tek şey yağmur değildi.

Kime duygularımı açsam korkuyordu, onları gördükçe gülümsedim, o kadar içtendi ki görseydiniz ağlardınız halime. Kimle kavga etsem sessizce çekip gidiyordum. Bir yanım diğerine düşmandı onu da sonra anladım. Sessizliğe haykırdım o kadar yankılandı ki sağır olacağım sanmıştım.

Bu sefer belki diye atılan yeni adımların sonrasında gelen düş kırıklıkları vardı hep. Kana bulanmış ellerime bakacak cesareti bulamadım. Ne kadar anlatsam da anlamazdınız ya, ben hep anlattım. Hislerime ketumlaşmayı öğretemedim. Susmak daha faydalıydı aslında anlaşılmak bu kadar zorken.

Ne zaman gülsem birileri geliyordu aklıma, hep birilerini özlüyordum. Oysa en çok kendimi özlemiştim. En az mutsuz olacağım şekilde yaşıyordum hayatımı, kafamı kumdan çıkardığım her an toprağı özlüyordum. İntihara meyilliydi düşüncelerim, mutlu olunca korkuyordum. Ağladığımda da, güldüğümde de acıyan yer aynıydı.

Tek kelime etmeden anlıyordum onları, insan anlıyor çünkü. Eskilerinin üzerinden yuvarlanan kalp ağrılarım vardı, sessizce bir şeyler acırdı yeniden. Gözümün önünde büyüyen yaşlar yüzünden bulanık görüyordum hayatı. Ne zaman gülsem kulaklarım gülüşümün sahteliğini anlıyordu.

Zamandan koparılmış ve ilerlemeden yoksun terk edilmiş devasa bir malikânenin içinde yapayalnızdım,  geriye sadece kendimle ilgilenmek kalıyordu. Düşüncelerimi serbest bırakıp onların savaşını merakla izliyordum. Yabancılaşıyordum gün geçtikçe kendime, artık rolü dışına çıkamayan bir karakter gibiydim.

Sevdiğim insanları teker teker kaybediyordum, psikolojimi hayal bile edemezdiniz. Kurduğum savunma mekanizmaları her defasında çökerken ben değişmeyi hiç denemedim. Özlemlere elveda diyemiyordum, karanlıklarda bırakmıştım yüzümü. Gecelerin zehrine bir avuçta ben bırakırdım her gün.

Dudaklarımı titreten şey soğuk değildi, boğulan bir şeyler vardı aynaya her baktığımda. Ağlarken güldüklerim komik geliyordu, gülerken ise ağladıklarım. En güzel anıları düşüncelerimle kirletiyordum. Diyemediklerim için pişman oluyordum. Sadece yüzüme tatlı bir rüzgar vurduğu anda 'mutluyum' ben diyordum.

Hüzüne meyilliydi biraz ama güleceğiz diyor biraz beklersen.

Her şey bizim içinmiş biraz beklemeliymişim.

Biraz diyor hâlâ.

Biraz.




11 Eylül 2012 Salı

Seçimlerle Yaşamak















                                                                              

Bugün günlerden Pazartesi. Yine ezan okunmuş öğle vakti gelmiş. Soğuk kış günü sıcak yataktan kalkma iradesini okula yetişebilmek için göstermek zorundayım. Vira!

Saçlarımı yıkar ve evden çıkmadan önce küçük bir elma alıp yollara düşerim. Dağınık saçlarımı asansör aynasında düzeltirim. Müzik çalarımı açıp bir 'Nell' parçası ile başlarım monoton günüme. 'L' yazan kulaklığı sola, 'R' yazan kulaklığı sağ kulağıma yerleştiririm, bakmadan taktığım bir an bile olmadı. Bitirdiğim elmamı önüme çıkan ikinci çöp konteynerına atarım. Kısa bir süre yürüdükten sonra metro'ya binerim. Kapıya yakın bir yer edinirim kendime, oturacak yer olsa dahi oturmam. 5 dakika sonra istasyona varıp, gelecek olan tren için biraz beklerim.

Kalabalık bir gün, kalabalığın içinde kendimi müthiş hissediyorum çünkü o zamanlar yalnızlığımı daha derinden hissediyorum. Kendimi güçlü hissettiriyor bana.  '5 Aralık 2011 Pazartesi'
İstasyonda bir hareketlenme var herkes yer kapmak için dizilir trenin önüne, kapı tiksinç bir düdük sesiyle açılır. Eğer kapı tam önümde açıldıysa salakça gülümseyip mutlu olurum. Birbirini ezercesine yer kapma telaşına girer herkes, bu sırada arkadan bir yaşlı amca sıkıştırır beni, dönüp 'cık cık ayıp be adam' cinsinden bir bakış atarım. Ama umrunda olmaz, ağırdan hareket eder sinirlenmesini sağlarım. Ayakta kaldıklarında öfleyip puflayan, sızlanan, 'kalk ordan diye' gözünün içine bakan amcaların teyzelerin bir atlet gibi koşuşturduğunu izlemek içten bir kahkaha atmama neden olur. Öleceği zamanın yaklaştığını hisseden yaşlıların belediyenin yaptırdığı spor aletleriyle kendilerini 'gençleştirme çabaları' ölümü erteleme çabaları gelir gözümün önüne. Garip değil mi? - Ve komik!


Bir koltuk bulup otururum. Mp3'ün ses seviyesini 33'e getiririm. Ve açar kitabımı okumaya başlarım. Bazen yanımdaki kişinin 'nasığ ya güzelmi kitap' cümlesiyle başlayıp daha sonra 'Felsefenin gereksizliğine' kadar varacak olan konuşmayı yapmak zorunda kalırım.

Bu sıra okuduğum kitap Nietzsche ağladığında ile tanıdığım İrvin Yalom'un 'Bugünü yaşama arzusu'. Müthiş bir kitap. Şu cümlelerle başlıyor roman: ''Aldığımız her nefes bizi sürekli etkisi altında olduğumuz ölüme doğru çeker... Nihai olarak zafer ölümün olacaktır, çünkü doğumla birlikte ölüm zaten bizim kaderimiz olmuştur ve avını yutmadan önce onunla yalnızca kısa bir süre için oynar. Bununla birlikte, hayatımıza olabildiğince uzun bir süre için büyük bir ilgi ve özenle devam ederiz, tıpkı sonunda patlayacağından emin olsak da, olabildiğince uzun ve büyük bir sabun köpüğü üflememiz gibi.''

45 dakika sonra Mersin'e varırım. Zaman kaybetmeden hızlıca yürüyüp boş olan otobüsün arka kapısının önündeki koltuğun cam kenarına otururum. Eğer biri oraya oturmuşsa bir diğer otobüsü beklerim. Mp3'ün ses seviyesini 40'a getiririm. Boş olan duraklarda bile duran otobüs şöförüne içimden küfürler ederim. Yolculuk boyunca boş olan koltuğun her zaman benim yanımdaki koltuk olduğunu farkedip lise anılarımı tazelerim.

Zihnimdeki çöplükler arasında dolanır dururum. "Derin yalnızlığımda sık sık kendi kendime konuşurum, ama fazla yüksek sesle değil, kendi sesimin boş boş yankılanacağından korkarım." Ara sıra kulaklıklarımı çıkarır dışarıya ne kadar ses geldiğini, insanların rahatsız olup olmadıklarını kontrol ederim.

Fakültenin önündeki sınıf arkadadaşlarımla sırayla tokalaşırım. Bu sırada müziği durdururum fakat kulaklığımı çıkarmam. Çünkü insanların benimle konuşmasını istemem. Ordan biri çıkıp ''çıkar şunu yeav, ne dinliyon bakim hele'' deyip çekerse kulaklığı ''sessizliği dinliyorum'' der uzaklaşırım ordan.

Bütün sınıfın önümde olmasını sağlayacak şekilde otururum. Duvar dibindeki en arka sırada. Çoğu zaman hayallere dalarım, ilgilendiğim bir konu ise dersi takip ederim. Cevabını çok iyi bildiğim sorulara bile cevap vermem.



Dersler bitince, arkadaşlarımın 'bugün bizde kal, pes atarık' önerisini reddettikten sonra bütün o yolu aşıp Adana'ya evime varırım. Gururdayan midemi ağzına kadar doldurduktan sonra uzanır güzel bir Uzak Doğu filmi seyrederim.

İşte bütün günün yorgunluğunun bittiği an. Hani soruyorsun ya arkadaş 'yorucu olmuyor mu diye?' emin ol senin o salak triplerini çekmekten daha yorucu değil.

Kulağa çok yalnız geliyor değil mi? 'Herkes gerçeğin ne kadarına dayanabileceğini seçmeli' ben günüm monoton olabildiği sürece mutlu oluyorum, hissizleştiğim her an hissizliğin en güzel his olduğunu yeniden keşfediyorum. Kendine yetebilmek, kimseye ihtiyaç duymamak hiçbir zaman yalnızlık değildir. '' İnsanlarla ne kadar az ilişkim olursa o kadar çok mutlu olduğum gerçek ve sınanmış bir denklem. Hayatın içinde yaşamaya çalıştığımda huzursuz oluyorum.''

Bugün günlerden Salı, dağınık saçlarımı asansör aynasında düzeltip, bitirdiğim elmamı ikinci çöp konteynerına atmak için sıcak yatağımdan kalkmaya çalışıyorum.



10 Eylül 2012 Pazartesi

Orada bir şey var!



Hiç kalabalıkların arasında ağlayarak dolaştın mı? Onların yüzlerine bakarken neler hissettin, ellerinle kamufle mi etttin yüzünü. Hiç çiseleyen yağmura karıştırdın mı göz yaşlarını? Yüzüne yapışmış maskelerden sıyrılma çabasına girdin mi? Seninle oturup ağlamasını istediğin kişiler seni güldürmeye çalışıyor değil mi? Alay ediyorlar hüznünün karanlığıyla, bataklıkta dolaşan senden korkuyorlar. Alabildiğine örselenmiş duygular, nasılsın sorusuna verilmiş 'iyiyim' cevabı kadar sahte. Yalnızca beyninle yaşayamıyorsun işte, Orada atan bir şey var. Orda biri için atan bir şey var!

Kör bir kuyunun dibine vardığında cesaretleniyorsun, bahşedilmiş bir güç bu. Gecelerin uzunluğunu düşündükçe ürperiyorsun. Çentikler atıyorsun karanlığa, can havliyle oluşturduğun optimist hayallerin seri katili oluyor beynin. Kahkahalarına tecavüz ediliyor. Zihnin ölüm diye haykırıyor. Orada düşünen bir şey var, Orda sadece birini düşünen bir şey var!

Gecenin ruh halinde demleniyorsun, yanından geçtiğin her kuru ota tutunmaya çalışıyorsun. Bir ışık ver, bir ışık ver diye yalvarıyorsun. Gün ışığının orada olduğunu biliyorsun ancak perdeleri açacak gücü bulamıyorsun. Sana engel olan bir şey var. Bedenin iradesine boyun eğerken içinde bir şeylerin öldüğünü hissediyorsun. Orda sana engel olan bir şey var!

İçindekiler birer birer intihar ediyor, her gün birisi yok oluyor, her gün eksiliyorsun, umutlar kanıyor. Düşünceler birbiriyle acımasızca savaşıyor. Bütün dünya anlamını yitiriveriyor, yüzünde salak bir sırıtılışla bırakılıyorsun. İçinde bir şey ölüyor. İçinde hiçbir şeyin dolduramayacağı ölü boşluklar mezarı oluşuyor. Zorlama suskunluk seni boğacak, sessizlik cehaletini haykırıyor zihnine. Oysa bilmiyor, Orda konuşamayan bir şey var!

Zaman artık önemini kaybediyor. Gün geçtikçe tükeniyorsun, yok oluyorsun, susuyorsun, haykırıyorsun.. Kabulleniyorsun. Çünkü 'Orada' biri görünmüyor...

Ve artık gülüyorsun.

Yeni hıçkırarak ağlama tarzın bu.




8 Eylül 2012 Cumartesi

Mim: Tek kelime ile anlat beni.

Merhaba ıssız be-pu'nun sevgili takipçileri. İki üşengeç yazar bir arada olunca haliyle yazıların arası acılıyor. Neyse bizi böyle kabul ettiğinizi düşünüyorum. Yaz tatilinin büyük bir kısmını İstanbul'da geçirdim, geçiriyorum. Kısa bir büt arasından sonra tekrar geri geldim. Ee soracak olursanız halin vaktin nasıldır diye sanırım monotonluğu tutturabildim, hissizleştiğim için 'yaşamadığım' için bloga girip içimi dökemedim. Ama merak etmeyin, bir yerden sızan bir hüznün peşine takılmam yakındır.

Laf kalabalığını geçelim üşengeç yazarınız Osaman mim için bildiriyor. Sevgili Han bizi mimlemiş sağolsun. Tabi mimi hortlatmış olacağız çünkü epey geç cevap yazıyorum. Tembelliğimin arkasına sığınıp mimi yazıyorum.

Mim: Tek kelime ile nasıl anlatırsınız.

Bizi mimleyen kişiyi tek kişi ile anlatıyormuşuz, sahi ben bu mimi niye bu kadar geç yazıyorum. Çok kısaymış yahu tam benlikmiş.

Şöyle diyeyim o zaman: Gezgin

Neden 'gezgin' çünkü ne zaman görsem sürekli bir yolculuk yazısıyla karşılaşıyorum. Ya da bana öyle denk geliyor ama kafamda yerleştirdiğim imge bu. Yerinden durmuyor bu kız.

Ellerim pas tutmuş, ama uzun zaman sonra yazdım. Bana böyle kısa mimlerle gelin. :) Sözlerime son verirkene bu mimi sevgili kimseye paslamıyorum daha doğrusu çoğu kişi yazmış olduğundan paslayamıyorum.

22 Haziran 2012 Cuma

Be-pu'dan Telefonlarınız İçin Zil Sesi Hizmeti


Bu sıcaklarda can sıkıntısını gidermek için güzel bir uğraş oldu benim için, umarım sizler de beğenirsiniz. Ön çalışmamı twitter'da paylaşmıştım, devam etmem yönünde eleştiriler alınca gaza gelip müzik arşivimi ortaya döktüm. İster zil sesi yapın isterseniz snippet albüm olarak düşünüp dinleyin.

Dosyanın boyutu neden bu kadar büyük diyecek olursanız (44mb) şarkıların büyük çoğunluğu 320 kbps, kaliteleri yüksek olduğu için boyutu da artıyor haliyle. Eh gerçi az bile denebilir evet okuyucu şimdi baktım da 64'tane kesilmiş mp3 gördüm. Abartmış olabilirim. Beğenmezseniz ölürsünüz? (Avuçlarımı yumruk şeklinde yapıp dik dik bakıyorum şu an.)

Bütün zil seslerinin kesimleri bana aittir, Osaman'ın izni olmadan kullanı. Böyle miydi bu. Neyse istediğiniz gibi kullanın. Kimler var diye soracak olursanız kimler yok ki? Bigbang, 2ne1, Nell, Suju, 4Munite, 2pm, Best, After School, B1A4, U-Kiss, Yamapi, Secret, Sistar başlıcaları. Hepsini saymayalım. Ya da saydım sanırım emin değilim.

Bir adet de Gumiho severler için hoi-hoi mesaj sesi mevcuttur efenim. Ama ''Yani şimdi bir mesaj sesi için hepsini mi indiricez be Osaman'' diyenler buradan indirip blogu terkedebilir.


   Ben hepsini indirmek istiyorum üşenmem diyenler sizi de şöyle alalım. Yorumlarınızı bekliyorum. ^^
Hotfile

Telefona atınca çalmayan 5 şarkı tespit ettim. Onları buradan yeniden yükleyebilirsiniz. Yeni indirecekler için yukarıdaki link yenilenmiş halidir.


Telefonuz her çaldığında, be-pu'yu hatırlamanız dileğiyle, sağlıcakla kalın. Arada sırada yazan Be-Pu'nuz Osaman.




20 Mayıs 2012 Pazar

Hayaller Ülkesi Kore ve Gerçekler




Çok uzun bir zaman önce yazdığım bir yazıda, Kore hayranlığının ne boyutlara geleceğinden bahsetmiştim. Tahmin etmek de çok güç değildi açıkcası. Eskiden diye başlayan cümleleri pek sevmesem de, bu oluşumun en başından beri takip edenler ilk zamanların ne kadar değerli olduğunu hatırlayacak ve bana hak verecektir.

'Kore fanı' evet sorunun en büyük noktası bu tanımlama olabilir. İlk zamanlarda kesinlikle 'Uzak Doğu fanları' vardı. Çekik gözlülere karşı bir ilgiden ziyade sadece sineması ve müziklerine duyulan bir ilgiden bahsediyorum. Sadece kalitenin ön planda olduğu bir dönem.

Ve ikinci bir dalga olarak yaklaşık 4 sene önce bu hayranlık çok farklı yönlere doğru gitmeye başladı. Önce 'Uzak Doğu' ilgisi, 'Kore fanı' olarak farklı bir biçim değiştirdi. Ve bunun etkisi ile insanların çoğunluğu (ki bunlar yaşları küçük olan arkadaşlarımızdı) kalite yerine görselliğe önem vermeye başladılar. İlgilenilen şeylerin biçim değiştirmesi birçok insanı da soğuttu benim gibi. Özür dileyerek söylüyorum, sesi, oyunculuğu bir şeye benzemeyen çoğu sanatçı fiziksel özellikleriyle ön plana çıkartıldı. Kore hayranlarının sosyal paylaşım anlayışlarına bakarsanız, ses ve oyunculuk yorumlarından ziyade üst üste paylaşılmış birçok fotoğraf ve fiziksel özelliklerinin konuşulduğunu görürsünüz. Bunda Kore'nin sinema ve kpop anlayışının değişmesi de önemli tabi ki. Artık insanları memnun etmek üzerine, kalitenin arka planda kaldığı ürünler ortaya çıkıyor. Evet ürün diyorum Kore bu ürünleri çok iyi pazarladı Dünya'ya ve ülkemizde de çok tutuldu.

Yıllar içinde bu noktanın içine geldi olaylar. 2005 yılına kadar çıkan film, müzik ve dizilere bakarsanız birçok anlamda reyting kaygılarından uzak ve en önemlisi 'özgün' olduğunu görürsünüz. Özünde Kore savaşı, patlama noktası olarak 2002 Dünya kupası olarak başlayan Kore insanına olan saygı, şimdilerde çoğu soruna gebe hale geldi.

Kpop'ın  İslamı alay etme çabaları ve insanlarla tiye alırcasına sahte özür yöntemleri,  Enes Kaya olayı ve üstüne Türk insanını çok farklı bir algıya büründürme çabası 'Kardeş' ülke Kore'nin gittikçe bizden uzaklaşmasını sağlıyor.

Abartılı fanlıklar yüzünden çoğu insanın gözü körelmişti. Biçok paylaşımda Türk insanı yerin dibine koyulurken, Kore insanının iyi özellikleri ön plana çıkartıldı. Yani bugün bu kadar büyük bir tepki ve hayal kırıklığının asıl sebebi algılarda yaratılan 'hayaller ülkesiydi'  Ve sanıyorum uyanış başladı. Bu olayların olumlu bir yansıması olacağını ve insanların artık daha çok eskisi gibi 'kaliteye' ve 'Uzak Doğuya' yöneleceği bir yönelimi beklemeyi umuyorum, en azından kendi adıma.

İlerleyen günlerde bu olaylar bir çok yeni yönelimlere gebe gibi duruyor. Eminim savunanlar, aynı saplantılıkta devam edenler ve uzaklaşanlar olacaktır. Bekleyelim ve görelim.




22 Nisan 2012 Pazar

Mim'i Mim...

Kişisel olarak hiç mim almadım ve yazmadım. Tam bu durumdan hayıflanmak üzereyken her derdime yetişen Nunaların Nunası Bahar beni bu durumdan da kurtardı. Teşekkür ediyorum kendisine ve başlıyorum.


1- Yemek olsan hangi yemek olurdun? 


Ne olabilirim ki ben? Sanırım ekmek arası domates olurdum. Bol tuzlu şöyle ohhh. Her daim bulunabilirdim.  

2- Müzik aleti olsaydın ne olurdun?



Çocukluğumdan beri Bateri'yi çok severim. İçimde uktedir. Üşengeçliğim yüzünden bir türlü gerçekleştiremediğim bir hayal aslında. Hayatımın bir döneminde mutlaka öğrenmek istiyorum.

3- Araba olsaydın ne olurdun?



Eski model bir chevrolet olurdum. Nostaljik arabaları seviyorum.

4-Aylardan hangisi olurdun?



Yağmuru bol olan bir ay olurdum.

6-Kıyafet olsaydın ne olurdun?


Kazak olurdum ben, ama öyle fabrika çıkışlı değil, el emeği göz nuru kazaklardan. Görmesi bile içini ısıtmaya yeten. Eun Chae'nin bu kazağından yaptırıp Türkiye'de satacağım bir gün. ^^


7-Renk olsan ne olurdun?



Benim rengim belli. Siyahım ben, benim için siyah gücü temsil ediyor ve hüznü. Her şeyi onda görebiliyorum.

8-Hayvan olsan ne olurdun? 



Çıta'yı çok severim küçüklüğümden beri. Çıta olurdum. Zeki hayvandır Çıta ve sevimli.

9-Şu an okuduğun kitabın 137. sayfasında ne var?


Bu ara bir kez daha 'Da Vinci Şifresi' kitabını okuyorum. 137'ci sayfadan kısa bir alıntı yapayım.

''A M O N L ' I S A ''

''Çağrışım yapıyor mu?'' diye sormuştu.
Birisi soluk soluğa, ''Mona Lisa.. tanrı aşkına,'' demişti.



Mim'i burada bitiriyor ve  2zler' e yazması için paslıyorum. ^^

15 Nisan 2012 Pazar

The Rooftop Prince

The Rooftop Prince'i Çatı Katı Prensi olarak Türkçe'ye çevirmek mümkün. Dizimiz Secret Garden gibi fantastik. Komedinin hakkını verdiğinden de bir önceki paragrafta bahsettim. Tabi romantik yönü de Kore dizilerinin genelinin olmazsa olmazıdır hepimizin bildiği üzere. 20 bölümden oluşuyor.



Ben öyle kolay kolay dizi beğenen biri değilim ve bir çok arkadaşımla da bu konuda ters düşerim çoğunlukla. Benim gibi çok fazla dizi izlemiş arkadaşların benimle aynı görüşte olma olasılıklarının yüksek olduğunu düşünüyorum. Bir düşünün o kadar Kore-Japon dizisi izlemiş biri bu dizilerdeki ortak yönleri analiz edebilecek düzeyde olur değil mi? Yani klişeleri. Artık her dizide klişeleşmiş olayları farklı sahneler ve kişilerle çekmelerinden gerçekten hoşlanmıyorum bu yüzden de eskisi kadar çok dizi izlemiyorum. Ama son zamanlarda hala çekimleri devam etmesine rağmen beğenerek izlediğim The Rooftop Prince *ilk bölümü konuyu vermek amacı güttüğünden olsa gerek* 2. bölümden itibaren beni kendine bağladı. Gülmekten karnıma ağrılar giren şahane bir bölümdü ve sonrasında da hız kesmeden devam etti. Konusu zamanda yolculuğa dayanınca olası curcunayı siz de tahmin ediyorsunuzdur.


Konusunu şöyle özetleyebiliriz:
Joseon bölgesinin prensi Lee Gak zamanda 300 yıl sonraya yani 2012'nin Seul'üne atlar yanındaki 3 sadık muhafızıyla ki bunlar Song Man Bo, Do Chi San ve Woo Young Sul'dur. Prens ve muhafızları zamanda yolculuk etmeden önce ölü bulunan veliaht prensesin şüpheli ölümünü araştırmak üzere prensin onları yetenekleri dolayısıyla teker teker toplamasıyla bir araya gelirler. 300 yıl sonraya atladıklarında  da prensin prensese tıpa tıp benzeyen Se Na'yı bulmasıyla da olaylar gelişir.
4 şaşkınımız zaman atladıklarında Se Na'nın üvey kız kardeşi yani bizim esas kızımız olan Park Ha'nın çatı katındaki evinde buluyorlar kendilerini. Bu arada prensimiz de gelecekteki Tae Yong'un tıpa tıp aynısıdır.
Tae Yong ve Prens Lee Gak ile Se Na ve Veliaht Prenses Hwa Yong'u görsel ikizler olarak düşünebiliriz. Esas kızımız Park Ha da geçmişte veliaht prensesin öz kız kardeşi Bu Yong'un görsel ikizi. Yani şimdiki üvey kız kardeşler geçmişte öz kız kardeşlerdi.


Sanırım olayı biraz çorbaya çevirdim ama izlemeye başladığınızda her şey yerli yerine oturur bu yüzden de kafanızı karıştırmaya devam etmesem daha iyi :)

Oyuncu Kadrosu:

  • Micky Yoochun -  Yong Tae Yong / Lee Gak
  • Choi Won Hong-  küçük Lee Gak
  • Han Ji Min- Park Ha / Bu Yong
  • Jun Min Seo- küçük Park Ha / young Bu Yong
  • Lee Tae Sung- Yong Tae Moo
  • Jung Yoo Mi- Hong Se Na / Hwa Yong
  • Kim So Hyun- küçük Se Na / young Hwa Yong
  • Lee Min Ho- Song Man Bo
  • Choi Woo Shik- Do Chi San
  • Jung Suk Won- Woo Yong Sul
  • Ban Hyo Jung- Başkan Yeo
  • Ahn Suk Hwan- Yong Dong Man
  • Park Joon Geum- Yong Seol Hee
  • Lee Moon Shik- Pyo Taek Soo
  • Song Ok Sook- Gong Man Ok
  • Kang Byul- Bayan Mimi
  • Guzal Tursunova- Becky
  • Na Young Hee- Başkan Jang
  • Kim Dae Hee- Bang Soo Bong
  • Kil Yong Woo- Bakan (Bu Yong'un babası)
  • Kyun Mi Ri- Bakan'ın karısı (Bu Yong'un annesi)
  • Maeng Sang Hoon- Park In Chul (Park Ha'nın babası)
  • Kim Yoo Suk- Kral
  • Kim Hyung Bum- Hong Nak Hyun
  • Ahn Sang Tae- Binbaşı Ma (konuk oyuncu, ep2)
Ayrıca
  • Baş Yapımcı: Son Jung Hyun
  • Yapımcı: Kim Yong Jin (김용진)
  • Yönetmen: Shin Yoon Sub
  • Senarist: Lee Hee Myung

Şöyle bir kim kimmiş bakalım

Micky Yoochun   Prens Lee Gak /Yong Tae Yong rollerinde
 

2012'ye atlamış olan Prens Lee Gak :)


Choi Won Hong Lee Gak'ın küçüklüğü rolünde ve bu gifte güzel bir veliaht prenses istediğini söylüyor, yeppuda dediğini fark edebilirsiniz :)

Han Ji Min  Bu Yong /Park Ha  rollerinde

Jun Min Seo  Park Ha / Bu Yong'un küçüklüğü rollerinde

Jung Yoo Mi - Veliaht Prenses Hwa Yong / Hong Se Na rollerinde

Kim So Hyun - Hwa Yong /Se Na 'nın küçüklüğü

Lee Tae Sung  Yong Tae Moo rolünde

Lee Min Ho- Song Man Bo(yeşilli), Choi Woo Shik- Do Chi San(mavili), Jung Suk Won- Woo Young Sul(sarılı) rollerinde:

Müzikleri de dizi kadar hoş olmuş bence ve onlar da şöyle:

Favorim ile başlayayım Ali-Hurt

Baek Ji Young-After A Long Time


İki balladın ardından Jay Park-Happy Ending ile keyiflenelim

Burdan müzikleri indirebilirsiniz :
http://www.mediafire.com/?u0gvyyxyaf1fwny

Burdan da müziklerin enstrümantal versiyonlarını indirebilirsiniz :
http://www.mediafire.com/?cbpbg0abs281t85

Biraz da şu şeker mi şeker hareketli resimleri paylaşayım, içimde kalmasın :) 


  



 

 

 

 
 

 

 

 
 
 

 

 

Bu resimleri de unutmamak lazım



 
Gitti rapunzel saçlar 





Yazıda paylaştığım resimleri/gifleri tek bir dosya içerisinde indirmeniz için bir güzellik daha yapayım :)
http://www.mediafire.com/?ymmso0685s5t1s9




Helin.