21 Mart 2015 Cumartesi

Hoşçakal Be-Pu.

Düştüğüm yalın yollarda, yalnızlığa hep mahkumdum. Belki böyle olmasını ben istedim ancak bunun iradesini kontrol altına alamadığım zamanlar da çok oldu. Bir yolu yoktur bazen 'olmalı!' diye bağırsan da yoktur. Taşlara takılıp kalmak değildir sorun, asıl sorun o taşlarla mücadele etmekten artık yorulmaktır. Ve ben yoruldum sevgili dostum.

Kağıt kaleme küsüyor ve öylece akıp gidiyor gecenin en ücra köşesine. En zor zamanlarımda sığındığım tek limandı yazmak. Hayatla ilgili tüm acımı parmaklarıma sığdıracak kadar mükemmel bir hazzı her daim yaşadım. Bana dair her ne varsa, göz yaşlarımın gerçekliği hep gülümsemelerimden daha hakikatli oldu.

Kalem en iyi sırdaştır dostlar. Yazdığım tüm şeylerde beni 'mutsuz' bir adam olarak görenleriniz çok olmuştur, ama siz dostlarım yalnızca şöyle deyin 'bir küçük adam vardı, korkularıyla yüzleşecek kadar güçlü, yazdıklarında takılı kalacak kadar güçsüz, bir küçük adam vardı.'' Hiçbir zaman acılarımdan utanmadım ve bu yolda bunun yanlışlığını anlatacak bir düzine insana bir şeyler anlatmaya çalıştım. Ah dostlarım, mutlu bir ruhu ağlamaya ikna edemezsiniz. Eğer insan mutluluğuyla mutluysa gerçekler önünden birer birer silinir. Ve acı'ya yabancılaşır. Şunu bilmenizi isterim ki, korkunç bir kötü düşünme eğilimim vardır. Lakin hiçbir zaman, değmeyecek şeylere üzülmedim. Bir çok şey gördüm, bir çok duygu tattım ve içlerinde kendimi bulabildiğim tek yer ''kimsenin bilmediği o yollardı.''

Velhasıl artık yazmayı bırakıyorum dostlarım. Yazdıklarımdan korkuyorum artık. Onları okurken her bir satırın hayatımın gerçekleri olmasını artık kaldıramıyorum. Cümlelerime ortak olan, olmayan herkese teşekkür ediyorum. Bir çok kez bana güç verdiniz. Okudunuz, fikirlerime değer verdiniz. Ve eminim kendini hiç belli etmeden, sessiz sedasız okuyan bir çok kişi vardı. O yollarda arkama dönüp baktığımda sizleri pek tabii görüyordum.

Dostlarım hepinize teşekkür ediyorum. Hoş'kalın. Hoşçakalın.

Her rüzgar estiğinde, ben gülümsüyor olacağım.

Büyüdü Küçük Adam.
Öldü Küçük Adam.



13 Mart 2015 Cuma

Bir Küçük Adam



Haykıran bir ruhun en sakin noktasına saklanıyorsun küçük adam, ellerinle büyütemediğin bir kalbi, rüzgara teslim ediyorsun. Toz duman oluyorsun, beklenilen yollardan vazgeçiyorsun. Yüzünde açan her gülümsemeye engel olmak zor küçük adam.

Gün ışığı orada, sen perdeleri açmaktan korkuyorsun. Aydınlık her zaman ışık değildir, her karanlığın ölüm olmadığı gibi. Gerçekleşen her dileğe karşı bir düş yıkılır küçük adam, bunu en iyi sen biliyorsun. Tanımlayamadığın şeylerin karşısında durmayı bırak. Önce kendini.

Büyüdükçe küçülen bir kalbin var. Sustukça sükût edemeyen, yanaklarına düşen her kıvrıma sığamayan bir kalbin var. Ruhunda taşıdığın bir cenazen var küçük adam. Ve nicedir sürgün ettiğin kırık özlemlerin var. Geçmişin tozlu raflarından çıkar ıslak suretleri dök onları gecenin zehrine.

Düşlerin renginden çalınan bir umut var küçük adam. Bul onları! Vuslat kadar uzak bir yürek, en çok da kendine, arama küçük adam. Güzel şeyler arandığında bulunmaz. Doğruldukça bükülürsün. Sustukça konuşursun ve aldığın her nefese karanlığı sen karıştırırsın.

Öfkenin altında yanarsın, kaçıp gitmek istesen de küçük adam, fırtınaya direnen bir yaprak kadar yalnızsın. Sessizce giden bir gemiyi gören son kişisin, Hislerin her gün, içinde kaybolan satırları ölü düşlerinin yanına gömüyor. Vazgeç. Sen bir tırtılsın küçük adam.

İnsanlar, düşler, gülümsemeler ve sevdalar.. Hepsi değişiyor küçük adam. Ve hayat her tecrübeden sonra senin yaşama isteğine darbe vuruyor. Yanıldığın şeyler, bir güzel küçük kızın ağladıktan sonra gülen yüzü gibi olamadı. Küf kokan gülüşlerine bırak. 

Ellerini uzattığın her anın altında yatan çaresizliği bilen kalplerle karşılaştın. Oysa kandırılmak acıtmadı seni küçük adam, düşlediğin her anın, gerçekleşmeyen her hayalinin altında ezilmesi acıttı. Olsun, sen ağlamaktan hiç korkmadın küçük adam, korkmayacaksın.

Ellerini açtığın da rüzgarın doldurduğu bütün eksikliklerini bir buğulu cama yazıyorsun her gün, her gece.. Ve her güneşte. Bu dünyanın acımasız gerçekliği sana uymuyor küçük adam, bu yüzden sürekli oynamaktan vazgeçiyorsun.

Bir gün biri gelecek yine ve sen başını kaldıracaksın. Ve o zaman oyun yeniden başlayacak küçük adam. Mevsimlerin dibindesin, saçlarında rüzgarı dağıtan bir portre. Odanda asılı soğuk bir tavan, ellerinle asla dokunamayacağın uzak bir hatıra.

Mutluluk tam huzuru buldum dediğin anda peşi sıra uzaklaşır küçük adam, biliyorsun! Hatırlamaktan korkarım diye değiştirdiğin yollarda varacağın yer aynıydı.  Bir rüyayı her gün tekrarlamak gibi, en güzel yerinde uyanıp tekrar görürüm diye kendini kandırmak gibi.

İnsan en çok gözleri açıkken görürmüş kabusları küçük adam. Unutmaya çalıştığın anılarını örtüyorsun tozlanmasın diye ve hep aynı yerden yanıyorsun, hep aynı acıdan yakıyorsun sigaranı.. Külleri düştükçe örtüyorsun yüreğini...

Kabuk tutan her yarana terkedilen sessiz bir ev.. Saatleri katil, umutları bitap, şarkıları ölüm çalan bir ev gibi...  /sin küçük adam. Lekeli satırlarının hüzmeleri kırıyor kalemini. Dünün bulutları acısını kuşanıp da yağıyor ellerine..

Gelinemeyen yollardı biliyordun, en küçük mutlulukların da, en kötü hallerinde seninle yürüyemeyen bir ruhu taşıyordun. Pes etmişliğin dindiren bir rahatlığı vardı yüklü prangalarda. Kendine bakabildiğin en uzak yere saklanıyorsun küçük adam.

Bir yol var küçük adam o yol sadece beklemek için var. 
Sen sadece yolcusun.
 Bir yolu yok küçük adam, bir yolu yok.









26 Ocak 2015 Pazartesi

You Came From Stars



Merhabalar bepu'nun sevgili dostları. Uzun zaman sonra bir dizi tanıtımı yapacağım aslında daha çok fikirlerimi ve bendeki izlenimlerini aktaracağım. Eee ne oldu da bizim üşengeç Osaman bu diziyi yazmaya karar verdi? Öncelikle dizinin bıraktığı tat diğer Kore dizilerinden çok çok farklıydı.

Kısaca konusu: Do Min-Joon 400 yıl önce dünyaya inmiş bir uzaylı. Ve geri döneceği zamanı beklemektedir. Zamanı durdurma, ışınlanma gibi yetenekleri vardır. Dünya'da onu bağlayan hiçbir şey yoktur, gideceği günü beklemektedir. Ve yıllar öncesinden bir tanıdık yüz Cheon Song Yi  ile karşılaşır ve Do Min joon'un kalıp düşüncelerini farklı bir hal almaya başlar.

Bu diziyi bu kadar beğenmemin en büyük sebebi de; daha önce izlediğim çoğu romantik komedinin aksine izlerken hiç sıkılmamış olmam. Çoğu dizide bazı geçişler uzun tutulur ve izleyiciyi sıkardı, en azından benim için öyle. Ne kadar güzel olursa olsun bazı kısımları ileri sararak izliyordum. Ve sanırım her bir saniyesinden zevk aldığım ilk dizi You Came From Stars oldu.


Klişeler onları canlandıran oyuncuların ustalığı birleşince ortaya böyle harika bir yapım çıkıyor. Öncelikle Gianna Jun'a özel bir parantez açmak gerek. Kore'nin en iyi aktristi olarak anılması  boşuna değil. İstisnasız oynadığı her yapıma farklı bir hava katıyor. Mimiklerini bu kadar iyi kullanan çok az oyuncu vardır. Ve şarap misali güzelliği de gün geçtikte daha da büyüleyici bir hal alıyor. (Shin Min Ah'ın tahtını salladırdın nunacım benim kalbimde bu performansın ile.)





Kim Soo Hyun'u ilk kez bir dizide izledim. Gumiho'nun tatlı çiftinden sonra birbirine bu kadar yakışan ikinci çift olarak tarihe not ediyorum sizi. Dizideki rolü gereği olduğundan çok daha büyük birini oynamak benim diyen oyuncuların bile harcı değildir. Soo Hyun bunun altında çok iyi kalkmış. Biliyorsunuz Kore dizilerinde başta itici gelen ve sonra bir sempati abidesine dönülen karakterler bize hiç yabancı değil. Do Min-Joon ile de göreceli küstah ve soğuk bir karakterin, daha samimi bir karaktere dönüşünü izledik.  Tek sorun şu ki; ağlamasını pek beceremiyor. 






Dizimizin platonik aşığı Park Hae Jin. Evet ilk kez bir dizide esas kıza aşık yan karakter rolünü benimsedim. Genelde bu karakterler itici olup izleyiciyi de sıkabiliyor bir süre sonra. Lee Hwi Kyung karakteri olması beklenen sönük karakterin aksine çok güçlü bir yan röle büründü. Bir dizide yan karakterler ne kadar güçlüyse dizide o kadar tatlı hale geliyor haliyle.








Yoo In Na (Yoo See Mi) kızımız ise yine bir itici yan karakterle karşımıza çıktı. Dizi boyunca bazı anlarda sempatik gelse de dizinin dengesiz kızı olmayı başardı gözümde. Bu kızın kaderi sanırım böyle itici karakterleri oynamak. Velhasıl dizinin içten pazarlıktı, değişken kızı rolünü oynadı.







Ve dizimizin kötü karakteri olmadan olmaz. Shin Sung Rok. Lee Jae-Kyung karakteri ile karşımıza çıktı. Bir yapımı etkili kılan en önemli şeylerden biri kötü karakterin ne kadar iyi olduğuyla ilgili sanırım. Abimiz bakışları ile epey sinir etti. Yine de yaptığı onca şeyden sonra nefret edemedim adamdan. Rolünün hakkını verdi.





Bunların yanında dizinin arka plan oyunculukları da şahaneydi. Cafe sahnelerindeki kıvırcık adamlara çok güldüm. Genel olarak bu kadar güldüğüm gerçekten eğlendiğim The Greatest Love vardı. Romantiklik ve komedinin hakkını veren bir dizi olmuş. Kore dizilerinde genel olarak 'final yapamama' izleyiciyi tatmin edememeyi bir çok yapımda gördük. Bu dizide kurgunun çok basit olmasına rağmen işlenişi harika olmuş.



Dizinin sonunda vermiş olduğu mesaj gerçekten muhteşemdi. Tatmin olduğum ender yapımlardan biri oldu. Kısacası izleyin izlettirin efendim. genel olarak bir tanıtım yazısından çok bendeki etkilerini anlatmaya çalıştım. Görüşmek üzere. ^^

                                                                   (Not: Finalden bir sahne)

Gianna hırçın kız karakterlerinin vazgeçilmesi ve öncüsü benim için. Cheon Song Yi kadar kıskanç ve sahiplenen birini nasip eyle Rabbim bana, dinimiz amin. 














17 Aralık 2014 Çarşamba

Kapansın Diye Yaralar



Teselli ediyorum içime çektiğim her dumanı, bu gece de tükeniyor nefes, bu sabah da olmuyor sabah. Islanan sokaklardan kaldırımları uyandırmadan geç diyorum kendime, mutluluk izleri siliniyor hatıralarımdan, gül geç diyorum kendime. Gülüyorum, geçmiyor.

Kabullenişlerin içinde bir saklı isyanı duyan ruhuma sağırım. Bir kez daha diyen her sese, umutları pembe bir deryaya saklayıp ulaşmamı isteyen her şeye isyanım. Bildiğim bütün gerçekleri kendime saklayıp, bir gün beraber izlenir diye beklettiğim her şeyi artık sonsuz bir tekliğe terk ediyorum.

Gözlerimi kapattığım her an ölümü yazıyorum göz kapaklarıma. Bir gün belki diye başlayan her cümlemin önünde katil oluyorum. Sızlayan her yarama, kanayan her hatırama, tozlanan her buluta, karanlığımı aydınlatan her muma... üflüyorum.

Geçmeden geçiyor takvim yaprakları, aklıma saplananları çıkartamıyorum. Gazete kağıtlarına sarıyorum hislerimi. Ne zaman gülsem her yanak kıvrımına düşüyor mutsuzluk kırıntıları.. Unutulsun diye her hecem, kapansın diye yaralar, bitmesin diye başlanılan adımlarla uzaklaşıyorum kendimden.

Sessizce çiziyorum en derinden boşluğun içine, susup da duruyorum. Yine o şarkının içinde buluyorum kendimi, ölüme yaklaşıyorum biraz daha. Esiyor bir rüzgar saçlarımın arasından kesiyor her bir yanımı, bir tarafı hep eksik anılar düşüyor eksilen ellerimden.. tutamıyorum.

Sessiz buralar gecenin hep aynı saati, küllükte unutulmuş bir sigaranın azalan dumanı gibi yavaş, yarım buralar. Renk kuşağını toplayan bir ip gözlerimin önünde karanlığa uçurulmuş gibi.. Buralar sessiz gecenin hep aynı saati, karanlığın aynı tonu, sigaranın hep aynı yeri..

Geç artık, ıslanmıyor bu mevsimde düşen sarı yapraklar. Çaresizliğin nefesinde düğüm gibi kaçamak satırlarım, Yağmur tanesini söndüren bir yaş tarumar ediyor sessizliğin öfkesini. Gülümsememe aldanıyor hep birileri...kalabalıkların içinde hiç de sorun yok gibi.

Tren sesine karışmış bir veda cümlesinin eksikliği kadar eksik, ne kadar söylesem de tamamlayamıyorum. Tüm iç çekişlerimi alıp gidiyorum buralardan. Dudaklarımı kanatıp bekliyorum bu gece de, bükülüyor bileklerim.

Uçuruma oturup anlatıyorum lügatsız öfkemi, gittiğim yerlerden dönemiyorum. Ölümün en frapan halinde boşluğun içine defalarca düşüp kalkıyorum. İçime sızan ışıklardan karanlığa kaçıyorum. Kusursuz bir cinayet bu, sözlerim ağzımın dibinde öylece kalıyor.

Ölüme götüren her bir nefesim.. Özleme ihanet gibi gülmek. Rüzgara kırılmak gibi yaşamak şimdi, bir şarkının en güzel yerinden ağlamak gibi.. Bulutlara tükürmek gibi, bir yağmuru dindirircesine ağlamak gibi..

Bir düşe bağlanmış gökkuşağı renklerinde fezaya kaçan bulutlar. Uyurken terkedilmiş gibi.. Uzaklar kadar uzak, beklenmiyordu artık kimse, isimsiz bir mezar taşı gibi...


Unutulsun diye hatıralar,
Kapansın diye yaralar,
Bitmesin diye başlanılan adımlarla,
uzaklaşıyorum kendimden.




6 Aralık 2014 Cumartesi

Hayaller Ülkesi Kore ve Gerçekler




Çok uzun bir zaman önce yazdığım bir yazıda, Kore hayranlığının ne boyutlara geleceğinden bahsetmiştim. Tahmin etmek de çok güç değildi açıkcası. Eskiden diye başlayan cümleleri pek sevmesem de, bu oluşumun en başından beri takip edenler ilk zamanların ne kadar değerli olduğunu hatırlayacak ve bana hak verecektir.

'Kore fanı' evet sorunun en büyük noktası bu tanımlama olabilir. İlk zamanlarda kesinlikle 'Uzak Doğu fanları' vardı. Çekik gözlülere karşı bir ilgiden ziyade sadece sineması ve müziklerine duyulan bir ilgiden bahsediyorum. Sadece kalitenin ön planda olduğu bir dönem.

Ve ikinci bir dalga olarak yaklaşık 4 sene önce bu hayranlık çok farklı yönlere doğru gitmeye başladı. Önce 'Uzak Doğu' ilgisi, 'Kore fanı' olarak farklı bir biçim değiştirdi. Ve bunun etkisi ile insanların çoğunluğu (ki bunlar yaşları küçük olan arkadaşlarımızdı) kalite yerine görselliğe önem vermeye başladılar. İlgilenilen şeylerin biçim değiştirmesi birçok insanı da soğuttu benim gibi. Özür dileyerek söylüyorum, sesi, oyunculuğu bir şeye benzemeyen çoğu sanatçı fiziksel özellikleriyle ön plana çıkartıldı. Kore hayranlarının sosyal paylaşım anlayışlarına bakarsanız, ses ve oyunculuk yorumlarından ziyade üst üste paylaşılmış birçok fotoğraf ve fiziksel özelliklerinin konuşulduğunu görürsünüz. Bunda Kore'nin sinema ve kpop anlayışının değişmesi de önemli tabi ki. Artık insanları memnun etmek üzerine, kalitenin arka planda kaldığı ürünler ortaya çıkıyor. Evet ürün diyorum Kore bu ürünleri çok iyi pazarladı Dünya'ya ve ülkemizde de çok tutuldu.

Yıllar içinde bu noktanın içine geldi olaylar. 2005 yılına kadar çıkan film, müzik ve dizilere bakarsanız birçok anlamda reyting kaygılarından uzak ve en önemlisi 'özgün' olduğunu görürsünüz. Özünde Kore savaşı, patlama noktası olarak 2002 Dünya kupası olarak başlayan Kore insanına olan saygı, şimdilerde çoğu soruna gebe hale geldi.

Kpop'ın  İslamı alay etme çabaları ve insanlarla tiye alırcasına sahte özür yöntemleri,  Enes Kaya olayı ve üstüne Türk insanını çok farklı bir algıya büründürme çabası 'Kardeş' ülke Kore'nin gittikçe bizden uzaklaşmasını sağlıyor.

Abartılı fanlıklar yüzünden çoğu insanın gözü körelmişti. Biçok paylaşımda Türk insanı yerin dibine koyulurken, Kore insanının iyi özellikleri ön plana çıkartıldı. Yani bugün bu kadar büyük bir tepki ve hayal kırıklığının asıl sebebi algılarda yaratılan 'hayaller ülkesiydi'  Ve sanıyorum uyanış başladı. Bu olayların olumlu bir yansıması olacağını ve insanların artık daha çok eskisi gibi 'kaliteye' ve 'Uzak Doğuya' yöneleceği bir yönelimi beklemeyi umuyorum, en azından kendi adıma.

İlerleyen günlerde bu olaylar bir çok yeni yönelimlere gebe gibi duruyor. Eminim savunanlar, aynı saplantılıkta devam edenler ve uzaklaşanlar olacaktır. Bekleyelim ve görelim.